Mustafa Gültekin

Bir aksakallınız olsun!

25 Temmuz 2020 Cumartesi, 22:50

Bir süredir,

Sosyal medyada, "Aksaçlılar Bildirisi" başlığıyla siyasi partiler dışında ama mevcut duruma itiraz içeren bir bildiri dolaşıyor. Bildiri, farklı düşüncelere sahip, farklı hikayeleri olan 101 kişinin imzasını taşıyor. 101 benzemezin benzer tecrübelerinden derlenmiş bir açıklamayla hem hükümete hem muhalefete ve hem de geçliğe bir takım uyarılar yapılıyor.

Seversiniz, sevmezsiniz,

Bu önemli değil. Fakat yöneten pozisyonundaysanız veya yönetmeye talipseniz her biri farklı hikayelerin imbiğinden süzülmüş ikaza, uyarıya açık olmak, hesapsız bir bakış açısıyla uyarıları hesaba katmak memleketin hayrına bir iş olur kanaatindeyim.

Aksaçlıların ikazına bir virgül koyup,

Ben size bir de "aksakallılar" hikayesi anlatayım. Fakat hikayeye geçmeden evvel derin dünyanın patronlarından, dünyayı yöneten ailelerden birisi olduğuna inanılan ABD'li Yahudi bankacı Rockefeller'e atfedilen bir itiraftan bahsetmek istiyorum.

***

"Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır.

1950'lerde ülke yönetimine bizim desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu'na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik. Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidardaki yerini uzunca bir süre için sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi..."

***

Bu yakıcı itirafın,

Özellikle son bölümü, son yaşadığımız 15 Temmuz hain darbe girişimiyle ne kadar da benzerlik gösteriyor değil mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan, onlara göre hizayı bozunca, hep yaptıkları gibi yine bir darbeyle bu işe son vermek, tıpkı Menderes gibi Erdoğan'ı da öldürmek istediler. Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı. O ki; ne Erdoğan bir Menderes'ti ne de bu halk eski halktı.

Darbeyle süpüremedikleri Erdoğan,

Milletin duası ve desteğini daha fazla arkasına alarak onların çizdiği hizayı daha da bozdu. Üretilen İHA'lar, SİHA'larla bozdu. Besledikleri terör örgütlerine karşı verilen amansız mücadeleyle bozdu. Libya'da bozdu. Son olarak Ayasofya'yla bozdu.

Tamam,

Ayasofya konusunu inanç ekseninde ve entelektüel perspektifte değerlendirdiğimde bir kilisenin camiye çevrilmesi fikri bana doğru gelmiyor. Ki bu konuda görüşlerimi daha önceki yazılarımda dile getirdim de... Ancak bütün terör örgütleriyle birlikte en son FETÖ'ye destek veren ve FETÖ'cüleri kucaklarında korumaya çeken Batı, Erdoğan'ın çektiği Ayasofya kartıyla neye uğradığını şaşırdı. Yarıya indirdikleri bayraklarıyla, "Erdoğan dediğini yaptı" diyerek yas tutuyorlar şimdi. Yıllardır içimizde besledikleri hainlerle her istedikleri zaman "balans ayarı" yapmaya alışmış olmanın verdiği aşırı özgüvenle yine ayar vermeye kalktılar ama bu sefer mağlup oldular. Kusura bakmasınlar, sonucuna da katlanacaklar. Şimdi, her gün günde beş defa o kiliseden ezan sesi yükselecek. Umarım, yükselen o ezan sesi alçak kibrinizin örselenmesine vesile olur da artık haddinizi bilir ve bir daha bu millete ayar vermeye, istikamet çizmeye kalkmazsınız.

***

Buraya kadar sorun yok,

Fakat çuvaldızı başkalarına batırırken iğneyi de kendimize batırma sorumluluğundan mütevellit anlatacağım "aksaçlılar" hikayesi kulaklarınıza küpe olsun.

"Sultan İkinci Murat,

Varna Zaferi sonrası savaş alanını dolaşırken gözü düşman ölülerine takılır ve yanındaki Azep Beye dönüp, "Azep, şunca düşman ölüsü içinde hiçbir aksakallıya rastlamadım! Hepsi de gencecik, hepsi de taze!" der. Azep Bey ise şu cevabı verir: "Öyledir sultanım! Eğer içlerinde bir aksakallı olsaydı, başlarına bu felaket gelmezdi..."

Evet, bazen Allah'ın yardımıyla,

Milletin duası ve desteğiyle başarılmışlar karşısında kerameti kendinde görme, maziyi unutma liyakati rafa kaldırma, kadroyu daraltma, istişareyi önemsememe, süreçte emeği ve hakkı olanların hakkına riayet etmeme, duası alınan milletin ikazını görmezden gelme, bütün kararları bir kişinin oluruna bırakıp, omzuna yükleme ve diğerlerini ise sadece emredileni yapmayla mükellef kılma gibi çok sorunlu bir yol, ölümcül bir hastalık peyda olabilir. Böyle zamanlarda, herkesin bildiğini söyleyen, sözün sahibinin sözünü tekrar edenlerden ziyade itiraz edecek, gidişatı değiştirecek, ezberleri bozacak olanlara ihtiyaç vardır. Yani, doğru istikameti işaret edecek aksakallılara ihtiyaç vardır. Yoksa, yarın bir seçim gelir, ummadığınız sonuçlar karşısında acı acı söylenip felaketin sebeplerini aramak zorunda kaldığınızda iç işten geçmiş olur.

SON SÖZ:

Endülüs'te kalan son Müslüman devlet olan Granada'nın hükümdarı Ebu Abdullah, 1492'de devletini Katolik Krallığa teslim etmek zorunda kalır. Granada'yı terk ederken son bir kez döner bakar ve gözlerinden birkaç damla yaş gelir. Bu gözyaşlarını gören Valide Sultan oğluna döner ve "Ağla, ağla... bir erkek gibi savunamadığın şeyler için bir kadın gibi ağlamak yakışır sana..." der. Bu sözler yaşananların en acısı olsa gerek. Evet, Liyakati rafa kaldıran, vefayı toprağa gömen, ikaza sinirlenen Ak Partililer! Durup düşünür, ders çıkarır mısınız bilmem ama ben yine de çok geç olmadan uyarayım istedim.

Yazarın Diğer Yazıları

Tüm Yazılar