Mustafa Gültekin

Hilafet mi dediniz?

29 Temmuz 2020 Çarşamba, 22:31

Yani,

Yeryüzündeki bütün Müslümanlar bir araya gelecek, birlikte hareket edecek ve bunu da, "Halife" yapacak öyle mi?

Kulağa hoş geliyor belki,

Ama zamanında Arapların özellikle İngilizlerin kışkırtmasıyla halifeye karşı isyanını nereye koyacağız, hiç düşündünüz mü? Öte yandan, Mustafa Kemal'in, Anadolu'da bağımsızlık ateşini yaktığı dönemde dünyadaki Müslümanların çoğu İngiliz sömürgesi değil miydi? İngilizler, bu sistemi uzun yıllar sürdürebilmek adına kendi emirlerindeki bir halifeyi her şeyden çok istiyorlardı. İşte bu isteğin gereği işgal ettikleri Osmanlı topraklarında halifeye dokunmadılar. Tek başına bu yakıcı gerçekler bile yeniden tedavüle sokulan "Hilafet" tartışmasına kuşkuyla yaklaşmamız gerektiğinin açık kanıtıdır bence...

ABD eski başkanı Bill Clinton'ın,

Henüz başkanken, "bir halife istiyoruz, Beyaz Saray'da onunla görüşelim, Müslümanların sorunlarını O'nunla çözelim" dediğini konuya vakıf hemen herkes biliyor. Peki, Clinton, bir halifeyi, gerçekten Müslümanların sorunlarını çözmek için mi istemiştir? Tabii, burada Müslümanların kendi sorunlarını çözememesi ise ayrı bir tartışma konusu...

ABD istihbarat örgütü

CIA ve bağlı olduğu üst kurulların, "hilafeti yeniden canlandırmak lazım" fikrinden hareketle, bu konuda raporlar hazırlaması ve hatta 2020 yılı için hilafet senaryoları oluşturması, Müslümanların hayrına bir gelişme midir?

Açık söylüyorum,

Hilafet'in İslam'da yeri yoktur. Buna zaruret de, ihtiyaç da yoktur. Ayasofya'nın bir anda ibadete açılmasından hemen sonra başlatılmak istenen "hilafet tartışması" Müslümanlara kurulmak istenen yeni ve büyük bir tuzaktır. Hilafet, zaten kangren olmuş sorunlar yumağında boğuşan Müslümanlar için yeni ayrışmalar, yeni düşmanlıklar, hatta yeni ve çok daha kanlı savaşlar demektir.

Bu anlamsız tartışma,

Genelde Müslümanlar, özelde ise Türkiye, Ak Parti ve Erdoğan için bir tuzaktır, provokasyondur. Müslüman ülkelere şöyle bir bakın, hemen hepsi çağın çok gerisinde kalmış, henüz asgari düzeyde "düzgün devlet" olmak adına bir adım bile atamamış. Çağın gereği, demokrasi, hukuk, insan hakları, kuvvetler ayrılığı, denge-denetim, yargı bağımsızlığı, temel hak ve hürriyetler gibi kavramların henüz kıyısından bile geçememişler. Bilim üretemiyorlar, sanat üretemiyorlar, ekonomi üretemiyorlar. Böylesine korkunç bir tablaya bir de hilafet tartışması, kavgası eklenirse oluk oluk Müslüman kanı akması işten bile olmaz.

Evet,

Hilafet tartışması, Ak Parti ve Erdoğan için de bir tuzaktır. Nitekim, Milli Görüş içindeki gelenekçi/yaşlı gruba karşı gösterilen genç refleksin temsilcilerinin kurduğu Ak Parti, bir İslamcı geleneğin devamı gibi algılansa da gerçekte partinin asıl çizgisinin bu olmadığı bizzat Erdoğan tarafından defalarca açıklanmıştı. Kendisini, "Muhafazakar Demokrat" olarak tanımlayan Ak Parti, başörtüsü gibi zorlama yasaklarla muhatap bırakılan dindar insanların sorunlarını çözdüğü kadar bir kitle partisi olarak mümkün olduğunca hemen herkesin/kesimin sorunlarını da çözmeye çalıştı. Zaten girdiği her seçimde oyunu artırmasının sırrı da buydu.

Yani,

Ak parti'yi, Erdoğan'ı ve kurucu ekibini başarılı kılan, sürekli yükselten etken İslamcı geleneğin temsilcileri olmaktan çok herkese/kesime dokunabilmeleri ve herkesin/kesimin olabildiğince partide temsil edilmeleriydi. Bu özelliğiyle siyasetin merkezine oturan Ak Parti, Batı'yla ilişkilerde de ciddi mesafeler kat ederek ülkenin zenginleşmesine büyük katkılar sağlamadı mı?

Burada, şunun da altını çizmek isterim.

Türkiye'de genel olarak halkın, İslamcı bir parti talebi yok. Öyle olsaydı, Milli Görüş'ün geleneksel kanadını temsil eden Saadet Partisi iktidar olurdu. Veya sonradan Ak Parti'ye katılsa da başta Ak Parti'yi, Erdoğan'ı yerden yere vuran Numan Kurtulmuş'un kurduğu Has Parti'nin başarılı olması beklenirdi.

Sonuç olarak,

Ak parti, ülkede yıllardır her iki kişiden birisinin oyunu alma başarısını gösterebilmişken bugün ibrenin yönünün aşağıya döndüğü de ortada. İbrenin dönmesinin sebebi ise partinin kuruluşunda gösterdiği kuşatıcı, kucaklayıcı tavrından uzaklaşması değil mi? Bu tavır yüzünden oy kaybına uğramadı mı? Ortaya çıkan açığı kapatmak için hiçbir sorumluluk üstlenmeden yetki kullanacak bir ortağa mahkum edilmedi mi?

SON SÖZ:

Her şey bu kadar netken, ne Müslüman ülkelere, ne Türkiye'ye, ne Ak Parti'ye ne de Erdoğan'a hiçbir fayda sağlamayacak bir tartışmanın fitilini ateşleyerek, Ak Parti'yi ve Erdoğan'ı bu faydasız tartışmanın tarafı haline getirmenin kime ne faydası var? Açık söylüyorum, Ak Parti'yi iktidarda tutacak etken ne Ayasofya'dır, ne hilafettir. Hiçbir mantıklı kalıba oturmayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ni herkesin/kesimin içine sinecek şekilde yeniden revize etmesidir. Ekonomik kalkınmayı yeniden sağlamasıdır. Hukuk reformu, eğitim reformu gibi sorunlara çözüm üretmesidir. Aksi halde, hamaset kokan her adım geniş kitlelerin Ak Parti'den ümidini biraz daha kesmesine sebep olur.

Yazarın Diğer Yazıları

Tüm Yazılar